Gene bir akşam evde oturuyorum. Haber kanallarınındaki saçmalıklara bakıyor ve sinirleniyorum. Kapatıyorum haberleri. Yılmaz ÖZDİL’in de dediği gibi “dayanamıyorum şekerim..” bu kötümserliğe. Gerçekten de tüm yaşam enerjimi emiyorlarmış, geleceğe olan ümidimi yitiriyormuş gibi hissediyorum bu haberleri seyredince. Öyle oturup etraflıca bir araştırma yapmaya, googlelamaya gerek yok kötü haberleri hatırlamak için; kalkışma denemeleri, sözde soykırım iddiaları, eskinin çarıklısını “çözümün parçası” gösterme çabalarını, ekonomik gidişatın berbatlığı ve bunu pembe bir tabloya dönüştürme saçmalamaları… Bu haberleri her gün dinleyen benim gibi insanların kafalarını dağıtmak için o kanaldaki diziden bu kanaldaki yarışmaya kanal kanal gezinmeleri. Çaresizseniz, çare SİZ’siniz demiş bir düşünür.
Peki, çare madem “biz”iz, o zaman ne yapmalıyız. Esas soru bu değil mi? Bazı insanlar sadece dost toplantılarında, bazıları bar taburelerinde, benim gibi bazıları da geniş alan ağında kendisi gibi düşünen insanları bulma umuduyla blog denilen bu elektronik günlükte dile getiriyorlar.
Çözümün karmaşıklığı sorunun basitliğiyle doğru orantılı aslında. Yani; sorununuz ne kadar karmaşıksa, çözümü o kadar basit. Bakmayın öyle inanmayan gözlerle. Kafanızdan geçen tüm olumsuz düşünceleri bir kenara koyunda okumaya devam edin lütfen. İnsanoğlunun en büyük yanılgısını yıkmak üzeresiniz…
İnanmıyorsunuz değil mi? Okumayın o zaman devamını. Aynştan’ın da dediği gibi “Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur”. Ben sizin önyargılarınızı yıkamam, onu ancak siz yıkabilirsiniz. Ben sadece küçük bir çatlak yaratmaya çalışacağım düşüncelerinizde. Beslerseniz büyüyecek, istemezseniz küçük bir çizik gibi hemencecik kapanacak. Bu yazıyı okuduktan sonra hayatınız tamamen değişecek, mi? Bilemem…Ama olaylara bakışınız değişecek. Kendinizi eskisi kadar çaresiz hissetmeyeceksiniz. ÇÜNKÜ ÇARE SİZ’SİNİZ.
“Dünyayı güzellik kurtaracak/Bir insanı sevmekle başlayacak herşey” demiş Zülfü LİVANELİ.
Öncelikle kendimizi sevmeliyiz. Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmeliyiz. Hatalarımızı, eksikliklerimizi ve fazlalıklarımızı sevmeliyiz. Korkmamalıyız doğruyu söylemekten. Ne derler diye düşünmemeliyiz. Dürüst, samimi ve içten olduğumuz takdirde, yanlışta gelse insanlara söylediklerimiz, saygılarını kazanabiliriz. Kabul edilmeyi herkes ister elbette. Peki sizi mi kabul ediyorlar yoksa olmak istediğiniz kişiyi mi? Birgün gerçeği fark ederlerse o zaman ne diyeceksiniz onlara? Bir arkadaşım evliliğin sırrının gizemli kalmak olduğunu söylemişti. O zaman da katılmamıştım, halen de katılmıyorum. Ya gizem çözülürse* Eşiniz olduğunu sandığını kişi olmadığınızı fark ederse ne yapacaksınız? O ne yapacak?
Eğer kendinizi olduğunuz gibi kabul ederseniz, etrafınızdaki insanları da oldukları gibi kabul edebilirsiniz. Yanlış anlaşılmasın. Ben etrafınızdaki insanların her yaptıklarını onaylayın demiyorum. Medeniyet kuralları çerçevesinde tabii ki tartışacaksınız. Benim söylemeye çalıştığım “bunca yıl oldu bana bir gün elinde çiçekle gelmedin” tarzındaki sözcüklerdir. E ne yapsın. Dün getirmemiş ki yarın getirsin. Bilmiyormuydun getirmeyeceğini??? Neden bunca yıl sonra hâlâ birbirinizi değiştirmeye çalışıyorsunuz? Neden mi? Çünkü hepimizin içinde bulunan EGO’muz bize amiyâne tabiriyle gaz veriyorda ondan. “Bak bilmem kimin kocası her gün çiçek getiriyormuş .Sen yıllarca saçını süpürge ettin ama bir kez bile olsun SANA çiçek getirmedi” diyor size. Anahtar kelime bu işte: BANA NASIL YAPAR BUNU!!!.
Devam edecek…
